Varoluş Üzerine

Güncelleme tarihi: 23 Eyl
İnsan, varlığı üzerine düşünen tek canlıdır. Veya en azından öyle olduğunu düşünüp durur. Kimse bir martıya “neden yaşıyorsun?” diye sormadı. Belki de bir yunus içsel bir bunalım geçiriyor. Fakat biz hâlâ insanın kendine sorduğu o meşhur sorularla meşgulüz.
"Kimim ben?", "Nereden geldim, nereye gidiyorum?", "Bu anlamsızlık duygusu geçecek mi?" ve elbette ‘’ "Bir gün her şey bitecekse neden bu kadar uğraşıyoruz?" Sokrates sordu, Nietzsche boş verdi, Heidegger karmaşıklaştırdı, Yalom ise içselleştirdi. Ve binlerce yıllık sorgulamanın sonunda cevaplara daha yakın mıyız, orası meçhul.
Bu yazımda, bu zorlu soruların peşinden giden bir düşünce biçiminden, yani varoluşçuluktan bahsetmek istiyorum.
Varoluşçuluk Nedir? Varoluşçuluk, hayata dair cevaplar sunan bir sistem olmaktan çok uzaktadır. Bundan ziyade, varoluşumuza dair bu zorlu sorulara yakından ve içtenlikle bakma çabasıdır.
Bu yaklaşım, insanın anlamı keşfeden veya anlamın içine doğan bir öznenin aksine, anlamı zamanla bizzat kendisi yaratan bir varlık olduğu savından gelir. Ama bu anlam yaratma hali hiç de kolay değildir. Aksine oldukça sancılı bir süreçtir. Ne de olsa bir noktada hepimiz bariz gerçeklikle karşı karşıya kalırız: Kimse bizim yerimize yaşayamaz. Yaptığımız bütün seçimler bize aittir, dolayısıyla sonuçlarından da biz sorumluyuzdur. Yani özgürlük kulağa hoş gelse de; Özgür irade beraberinde belirsizliği, seçimler ise sorumluluğu getirir. Biz de insan olarak bu olasılıklar denizinde boğulma riskini taşırız. Kierkegaard bu duyguyu şöyle özetlemişti: “Kaygı, özgürlüğün baş dönmesidir.”
Varoluşçuluk, bu tür yalnızlıkları, kaygıları, sorgulamaları bastırmak yerine, onlara alan açar. Dolayısıyla, bu yaklaşım iyi hissetmekten çok, gerçek olmak üzerine yoğunlaşır.
Varoluşçuluk ve Terapi: İnsanla İnsan Olmak
Terapide iki kişi bir odada oturur, biri işinin uzmanı diğeri ise kendi hayatının uzmanıdır. Aylar, bazen yıllarca süren paylaşımlar, yüzleşmeler ve çatışmalar eşlik eder bu iki uzmanın müzakerelerine. Cesaret ve açıklık gerektiren bu iş birliği, belki de cefalarına bir nebze de olsa ilaç olur kişinin. Ancak paylaşılanlar her zaman bir tanı, semptom veya 'iyileşmek' üzerine değildir. Bazen sessizce çöken bir anlam boşluğu odayı kaplarken, bazen de daha önce kimseye söylenmemiş bir sır yankılanır terapi odasında. Unutulmuş bir benliğin sorgulamalarına 'iyi' gelebilecek ne vardır ki zaten? Böyle anlarda terapinin bazı sınırları flu hale gelir. Çünkü mesele artık bir davranışı değiştirmenin ötesinde, bir insanın varoluşuna tüm çıplaklığıyla tanıklık edebilmektir.
Varoluşçu düşünce, terapinin yalnızca bir müdahale alanı olmaktan çıkıp, anlam arayışını merkeze alan bir karşılaşmaya dönüşmesi yönünde, terapötik dünyaya derinlik kazandırmıştır. Bu yaklaşımın izini süren Irvin Yalom’un metinlerinde de bu sessiz ortaklık derinden hissedilir. Terapinin, iki insanın birlikte düşündüğü ve birlikte dayandığı bir alan olabileceğini hatırlatır bize. Viktor Frankl ise, en karanlık deneyimlerde bile anlam arayışının insan ruhu için vazgeçilmez olduğuna vurgu yapar. Çünkü bazen acı, anlamın içinden geçtiği yoldur.
Bu yazının amacı, varoluşçu düşünce biçiminin sorduğu sorulara beraber bakabilmek ve zaman zaman hepimizin kendi hayatında yaşadığı bazı ortak hislere kulak vermekti. Çünkü insan, ne olduğunu anlamaya çalışırken, ne olmadığını da fark eder. Ve belki de yaşam, netleşen cevaplarla değil, derinleşen sorularla var oldukça anlam kazanıyordur.
📚 İlgilenenler İçin Okuma Önerileri
Irvin D. Yalom – Varoluşçu Psikoterapi
Viktor E. Frankl – İnsanın Anlam Arayışı
Rollo May – Yaratma Cesareti



Yorumlar